[ google-site-verification: google096b424537a64561.html googlecb521646d1f4a805.html] google-site-verification: google096b424537a64561.html
  • Anasayfa
  • Favorilere Ekle
  • Site Haritası
  • https://www.facebook.com/pkemal?ref=tn_tnmn
Kemalettin Şanlı / GEZİ YORUM > Backpacking > Tours Biking > Trekking                                                                                                             Backpacking - Trekking - Tours Biking       
BİSİKLET TURLARIM

Bisikletle AKDENİZ TURU (Alanya-Kuşadası)

 

 

 

 Kemal Şanlı, Beydagları

                                                                                      Antalya, Beydağları

AKDENİZ BİSİKLET TURU (Alanya-Kuşadası)

MART,2009

ALANYA

Bu akşam bisiklet seyahati ile ilgili bir yazı okuyunca yakın zamanda bitirdiğim bir bisiklet turumu yazmaya karar verdim.

Akdenizden Ege ye adım adım tamamladığım bu turumda bisikletim "Ceylan" bagajda ve ben 4 numaralı koltukta (Kamilkoç la) Alanya ya yolculuk ettik...Otobüs terminalinde iner inmez bisiklet montajımı tamamladım... İlk hedefim yatacak yer bulmak...Aslında uyku tulumum ve çadırım yüklüğümde ama, uzun otobüs yolculuğu ardından dinlendirici bir banyoya ihtiyacım var...

Uygun pansiyon adresini taksicilerden alıyorum.İki günlük teklifime 30 tl fiyat isteniyor...25 tl yi kabul ettiriyorum.Güneş enerjisi ile ısınan sıcak su banyo-35 ekran tv-antrede ortak buzdolabı ve henüz faal olmayan bir mutfak var...Çarşaflar yeni açılmış sakız kokusu!...

Cleopatra plajına atıyorum kendimi...Hava nefis...İyice ısıtan bir güneş...Sahil çoğunluğu burada ikamet eden turistlerle dolu. Önce saatlerce güneşleniyorum.Akşam kapanış saatine yakın kaleye çıkıyorum, ama giriş yapmıyorum... Çünkü birazdan kapanacak.Kalenin eteklerinde dolaşıp doğu tarafından kendimi limana salıyorum. Kızılkale ve Liman ayaklarımın ucunda...

Alanya Kalesi, rakımı 250 m kadar olan bir yarımada üzerinde kurulmuş.Kale surlarının uzunluğu 6.5 km olarak yazıtlara girmiş...Bence tamamı bu ölçülerde görünmüyor... Kalede "Adam Atacağı" denen yerden ziyaretçilerin taş attığını daha önce okul gezisinde burayı tanıyan kızım Ayça dan dinlemiştim.Hikayesi, anlatılan rivayetlere göre şöyle:

Bizans devrinde iki suçlunun burada güreştirilip, mağlup olanın hasmı tarafından denize atıldığı, yenen suçlunun ise buradaki zindandan bir süre sonra çıkarılarak son bir şans tanındığı, eline verilen üç taştan birini denize düşürmesi halinde affedildiği, beceremez ise çuvala konup kayalıklara veya mancınık ile denize atıldığı yer...Günümüzde bu rivayetten kaynaklanan dilek tutarak taş atma geleneği yabancı ve yerli turistler tarafından sürdürülüyor. Ertesi gün kaleyi gezdiğimde herkes gibi ben de taş atıyorum.

YÖRÜK KÖYÜNDE ALMAN MARANGOZ USTALARI

(ALANYA - Demirtaş Fakırcalı Köyü Bahar Şenlikleri )

Şehir otobüsüne asılmış bir afiş beni bir festivale yönlendiriyor.Rotam,bahar şenliklerinin kutlanacağı Fakırcalı Köyü'nün, Keme Alanı Mevkii...Hava oldukça kapalı...Yağmur yağdı, yağacak!.. Alanya nın Cuma Pazarı garajından Demirtaş kasabasına ait belediye midibüsüne bindim.Mersin istikametine doğru 20 km yol katedip küçük bir kasabaya vardık.Kasabadan köye giden araç henüz ortalıkta yok... Anadolu insanının o bilinen yakınlığı ile karşılaşmam hiç de sürpriz olmadı...Bugün hiç tanımadığım bu sevilesi dağ yörükleri zaten fazlasıyla misafirperverlik göstereceklerdi...

Büyükçe bir bakkal işleten Veli ile hemen can-ciğer olduk.Konuşkan zehir gibi bir esnaf...Biraz beklersem beni Fakırcalı'ya gönderecekmiş.Köylere çıkan bir sürü araç Veli nin dükkanına yanaşıp çuvalla şeker, galon ve tenekelerle yağ alıp araçlara yüklüyor.Klasik bir hafta sonu pazarıymış bu..."Köylümüz dağ başında kalıyor...kar var-kış var...bizim köylümüz dirhemle almayı bilmez" diyor Veli...Her şeyi toptan alırmış...

Çok geçmeden beni iki genç müşterinin (Renault-Toros) otomobillerine bindirip uğurluyor...Vedalaşırken aldığım bir paket çekirdeğin parasını almak istemiyor, ancak zorla verebiliyorum.

                                                                              * * *

Şenlik meydanına erken gelenlerdenim...Saatler ilerledikçe halk, meydanı dolduruyor.Belediyelerin de katkısı ile her taraf sandalye, tente brandalar, masalar ve bayraklarla donatılmış.Alanya dan gelen pek çok alman ve değişik ülkelerden turstler de var... Bu yıl 6. sının kutlandığını öğrendiğim şenlik alanında zaman ilerledikçe halk coşuyor...Ortalık tam panayır.İlizyon gösterisinden tutun, türkü grupları,folklör gösterileri,mehter bandosuna kadar her şey var...Demirtaş kasabası belediye başkanı ve misafir belediye başkanları tam seçim arefesinde gövde gösterisi yaparcasına kalabalık guruplarla katılmışlar... Etkinlikte açık arttırma ile köy ağası seçiliyor..Açık artırma bedeli 8 bin TL...Ağalık hediyesi ise türk bayrağı...

Burada amaçlarının "Fakırcalı Köyünün tanıtımı, yörük geleneklerinin yaşatılması ve birlik beraberlik içinde dostluğu sevgiyi paylaşmak..." olduğunu söylüyor komitenin gençleri... Zaten gösterilerin en şatafatlı bölümü temsili "Yörük Göçü" oluyor...Eski geleneklere göre eşekler ve develerle yapılan yörük göçünde yaylaya çıkış gösterisini özellikle yabancı davetliler ilgi ile izliyorlar...

                                                                                     * * *

Köye gelirken yolda otostop yaptıklarını gördüğüm 25 yaşlarındaki iki ilginç giysili alman gençlerle şenlik alanında karşılaşıyoruz...Adlarının Adolf ve Tomy olduğunu öğrendiğim bu gençler 2 yıldır yollardalar ve Suriye den Mısıra geçmek için vize alamamışlar, başka yoldan gitmeyi deneyecekler...Marangozluk okumuşlar ve mesleğe yeni başlamışlar.

1600'lü yıllardan kalan bir alman meslek geleneğine göre tam 3 yıl boyunca yollara düşüp tecrübe kazanacaklarmış.Meslek eğitimini aldığı ve daha sonra üye olduğu marangozluk loncasının isteği bu... Tomy anlatıyor: "Üç yıl boyunca değişik kültürleri öğrenmek zorundayız. Bu 1600'lü yıllarda marangoz ustalarınca kararlaştırılmış bir gelenek.Bir yıl Almanya içini gezip tecrübe kazanma dönemimizin kalan bölümü olan iki yılı da başka ülkelerdeki marangozları gözlemleyerek geçireceğiz..." Ardından başında silindir şapkası 1600 lü yılların marangoz giysileri ile bir de şiir okudu Tomy: "Allah almanlara büyük zenginlik vermedi. İngilizler ve fransızlar gibi doğasal avantajları olmadı. Ama Allah almanlara hayata bağlayacak bir çalışma azmi ve disiplini lutfetti."(tam tercüme edemiyorum ama böyle)!Kısacası, yapılanın bir nevi çile çekme eğitimi olduğunu vurguluyor...Almanya da geçirdikleri bir yıl boyunca evlerine değil girmek , yaklaşmaları bile yasakmış.Türkiye de ezbere dayalı eğitim tonla kitap yutturuyor ama hep teori...Oysa onlar uygulamaya önem veriyorlar...

 

 alman marangoz ustaları

                                                               Alman Marangoz Ustaları                                                                                  

                                                                              * * *

Kış uykusu semesi piton yılanı ile gösterisini tamamlayan Serkan ve bu ilginç giysili alman gençlerle sohbet edip, yörük kadınların açtığı yufkalarla bol bol gözleme yiyiyoruz...Yağmurun ara sıra yağması, birazdan yerini şiddetli bir sürekliliğe bırakacak gibi görünüyor...Alanya ya dönüşümü hızlandırıyorum... Diğer misafirlerle beraber bir siyasi partinin seçim otobüsüne binerek yola çıkıyoruz... Alanya ya dönerken kulağımda mp3 çalarım ve koltuğun verdiği rahatlık tatlı bir uykuyu getiriyor...Otel odama kadar tüm yorgunluğa direnip uyumadan, yarın Alanya dan başlayacağım Manavgat-Side etabımın şeker pembesi hayaline dalıyorum...

APOLLON TAPINAĞI ve TİTRE(ME)YEN GÖL

(Alanya-Manavgat/Side)

Bundan beş gün önce Alanya ya geldiğimde Kleopatra Plajı denize giren yerli ve yabancılarla doluydu...İlkbahar mevsiminin -henüz mart ayında- ağustos ayına nisbet yaparcasına sunduğu bu aşırı sıcak günün ardından sürekli yağmur yağıyor...Batı ufuklar kasvetli bir karanlık içinde...Denizde fırtına var.Buna rağmen iki gündür kapanıp kaldığım bu pansiyon odasından çıkmak için yağmuru göze alıp basıyorum pedala...

Alanya-Antalya yolunun hemen başında Çandırtepe, Ulaş ve Devren olmak üzere toplamı 1,5 km ye yakın bir biri ardına üç tane tünel var...Yol öyle dar ki, bisiklete binmek mümkün değil...Mecburen bisikletle yürüyerek zar zor geçiyorum.

Alanya-Manavgat yolu 60 km...Hiç tırmanma yok...Buna rağmen tembellik edip yol boyu verdiğim fazla molalar yüzünden Manavgat a 5 saatte varabiliyorum... Karayolunun sağ tarafında sürekli iç yollar var, kimi zaman bunları kullanıyorum...En sağ şerit, bisiklet ve mobiletler için bölünmüş...Bazı kısımlar 1m genişliğe kadar daralırken çoğu kısmı neredeyse kamyon seyiredebilir genişlikte...

Alanya, bisiklet kulübü olan sayılı ilçelerimizden biri...Sürekli bu yolda takım halinde çalışıyorlar...Kısacası güzel bir etap... Tünellerden sonra en büyük sıkıntım, rüzgarın karşıdan esmesi... Henüz ciddi bir yağmura yakalanmadım ama, hava her an patlayacak gibi görünüyor...Biraz zaman kaybı olsa da Manavgat ın içine girmek zorundayım.Zira kargoya uğrayıp evden gönderilen gözlüklerim ve i-netten sipariş ettiğim kitabı alacağım...(Afrika Kafe) İşlerimi görüp 9 km güneydeki Side ye varıyorum...

Burası antik bir kent...Girişte tarihi agora ve arena karşılıyor sizi...Kazılardan çıkan taşların dizili olduğu bozuk bir yoldan gidiyorsunuz...Yolun sonunda dev taş sütunlardan oluşan kapıdan şehire giriliyor...

Kendimi hemen bir pansiyona atıyorum ...Sabah 07.30 da yola çıkmıştım...saat 13.30...Ayşe Abla üst kat odayı veriyor bana...Gayet sessiz...

Duştan sonra biraz çarşıya çıkıyorum.Karşı köşedeki eski bisiklet hakemi ve milli atlet Aziz Amca ile tanışıyorum...Anılarını anlatıp, aldığı madalya ve resimlerini gösteriyor...

Ara sıra yağmur serpiştirirken ben, gece karanlığında elimde bira ile limanı ve ışıklandırılmış apollon tapınağını geziyorum...

 

Kemal Şanlı, Apollon Tapınağı (Apollon Temole),Side

                                                                 Side, Apollon Tapınağı                                                                          

                                                                                     * * *

Sabah erken saatte kalkıp Side nin her tarafını dolaştım... Ardından yine pedal basıp Titreyen Göl e ulaşıyorum.Burada yaşayan kiminle konuştuysam gölün titrediği hakkında kendilerinin de inandığı birşey söyleyemediler... Çünkü olay, rüzgarın normal etkisinden başka birşey değil...

MANAVGAT ŞELALESİ

Titreyen Göl'den Manavgat'a geçiyorum...Şehirden 4 km uzaklıkta...Çay coşmuş!.. Mevsim yağışlarının fazlalığından olsa gerek, bendini yıkmış bir durumda şiddetle akıyor.Kenarındaki tesislerin bir kısmı sular altında... Antik çağdaki adı "Melas" olan Manavgat Şelalesi çok yükseklerden akmıyor...Falezler ancak 3-4 metre, ama oldukça geniş ve suyun debisi çok fazla...

Vaktiniz varsa, buralara gelip de Manavgat Şelalesini görmeden dönmeyin. Hele ki yazın gelmişseniz yeşil ve mavinin tonlarını bir arada görebileceğiniz bu dünya harikası, yaz mevsimi için eşsiz güzellikte bir ören yeri...

KUMKÖY

Dönüşümde anayoldan Kumköy girişini kullanıyorum. Yolda yağmur başlıyor... İncecik kumuyla Side ye kadar uzanan 5 km lik plajda hiç kimse yağmuru tınlamıyor. Herkes özgürlük içinde... Kimileri atlara binmiş, kimi insanlar elele-sarmaş dolaş... Yürüyüş yapanlar, koşanlar... Ben de yağmura aldırmadan herkes gibi bir elimde bisikletim, keyifle yürüyerek 5 km lik yolun nasıl bittiğini anlamadan antik şehir Side'ye tırmanıyorum...

SERİK-BELEK

Sabah Side'den yola çıkmıştım.Saat 11.30 civarı yağmura yakalandım.Yol boyundaki çok büyük turistik bir mağazanın kapı girişine sığındım.Burada tanıştığım meydancı Yılmaz Bey kendileri için çıkardıkları tabildot yemekten teklif etti.Kabul edip çorba,makarna ve türlü yemeğinden oluşan menüyü afiyetle yedim.

Hava açtığında saat 13.00 olmuştu.Tekrar padallara bastım.42 km sonra Serik'te idim.Burada bilyeleri dağılan sol pedalımı kolu ile beraber komple değiştirdim.Yollar harika asfalt, yokuşsuz.Geniş emniyet şeridini ve bazen de trafiğin hiç yoğun olmadığı yan yolları kullanıyorum.

Yol kenarında kamyon veya kulübelerde taze meyveler satan esnaflarla ara ara sohbet ediyoruz.Bu arada bol bol meyve tüketiyorum.

Serik'den sonra 8 km lik sürüşle Belek'teyim.Halk için sahili görebilecekleri tek yer bırakılmış.Belediyenin kontrolündeki Park Beac...Denize girip, içindeki işletmede yemek yiyebilirsiniz.Zaten buradan başka denize ulaşabileceğiniz yer de yok..Yol boyu uzanan golf sahaları tel çitlerle çevrilmiş.Zengin hotel müşterileri golf oynuyor.Şehir içinde konutların olduğu bölge girişi kum taşından yapılmış antik benzetmesi kemerlerle süslenmiş.Çevre çok lüks tesislerle dolu olunca beldedeki fiyatlar da anormal yüksek. Etrafta özel koruma görevlileri dolaşıyor.Cadde ve parklara mobesse kameraları yerleştirilmiş.En azından bu turda ilk kez "yıldız palas" da konaklayabilmem için emniyetli bir ortam var.Ben de öyle yapıp parkın içindeki kamelyalardan birine çadırımı kuruyorum.

Bu güzel gecenin ilk misafirleri zabıtalar oluyor.Muhabbetimizin en müsait yerinde belediyenin bu sahilleri nasıl olup da otellere kaptırdığı sorusunun cevabını alıyorum.Deniz boyu tamamen Tarım ve Orman Bakanlığı'na aitmiş.Belediyeye kimsenin bir şey sorduğu olmamış tabi...Üstelik halkın, kullandığı plajı bile elinden kaptırma korkusu olduğunu öğreniyorum.

Ertesi sabah açık havada uyumanın dinçliği ile erkenden kalkıp 06.30 gibi yola çıkıyorum. Önümde 45 kilometrelik bir yol var. İstikamet, Akdeniz Bölgesi'nin başkenti Antalya...

 

BELEK-ANTALYA KALE İÇİ

27-28 Mart 2009 (Cuma-C.tesi)

Belek’ten sabah 06.30 da yola çıktım. Açık havada öyle temiz bir uyku çekmişim ki, ciğerlerim iyi çalışıyor, molalarım azaldı ve sürüş hızım çok yüksek. Yol, deniz boyunca Antalya'ya kadar sıfır yokuş, kaymak asfalt, geniş emniyet şeridi, sağ tarafta gidiş geliş yan yol... Her şeyden önemlisi yaprak kımıldatacak kadar bile rüzgar yok. Kısacası, şans benden yana...

Bisikletten hiç inmeden iki saat içinde Antalya şehir girişine vardım. Öncelikle bir güzel karnımı doyurup, Kaleiçi’de iki günlüğüne 30 TL ödediğim bir pansiyona yerleştim. Yüksek sezon olmadığı için fiyat kırdırmada oldukça şanslıydım.Bina çok eski.Pek modern döşenmemiş de olsa duşu, tuvaleti odanın içinde. Çubuk antenli uyduruk bir küçük ekran televizyon da var. Bu paraya “ganimet” sayılır.

Duş aldıktan sonra iki tane bira yuvarlayınca tembelliğim tuttu; dışarı çıkmamaya karar verdim. Yanımda taşıdığım ikiz hoparlörlerimle mp3 çalarımı kurup gece boyu müzik ve televizyon keyfi yaptım. Tek başıma kalmaktan en çok zevk aldığım günlerden biriydi bugün… Stresi olmayan; ödemelerden, müşterilerden, bankadan, sittin senedir ruh sağlığını kemiren her türlü olumsuzluklardan uzak!

                                                               * * *

Günlerden cumartesi; Sabahın erken saatinde çıkıp Kaleiçi Limanına iniyorum. Hafta sonu olduğundan sokaklar bom boş… Ilık, rüzgarsız, sakin bir hava var. Saat kulesi ve kalenin resimlerini çekip hediyelik satan dükkanları gezdim. Daha sonra denize bakan sakin bir kafede çay keyfine oturdum. İçeride benden başka bir iki müşteri vardı. Kafe çalışanı Karadenizli genç kardeşimle dakikalarca sohbet ettik. Düden ve Kurşunlu Şelaleleri için ulaşım hakkında bilgi aldım. Söylediğine göre, bir kaç dakika yürüme mesafesindeki Doğu Garajı’ndan 14 numaralı otobüse binmem gerekiyordu.

DÜDEN ŞELALESİ

Bugün bisikletime binmemeye kararlıyım. Ceylan’ımı pansiyonda bıraktım. Kaleiçi’den 14 numaralı otobüse binerek 10 km kadar uzaklıktaki Kurşunlu Şelalesi’ne geldim. Burasını hep kırsal bir yer olarak düşünürdüm; ama yerleşim bölgesinin içinde neredeyse şehrin göbeğinde sayılacak bir yer. Giriş ücreti, bir buçuk lira gibi oldukça sembolik bir para... Düden suyunun üzerinde, doğallığı korunarak çevre düzenlemesi yapılmış. Suyun yirmi metreden aktığı yükseltinin içinde mağara oyukları oldukça egzotik görünüyor. Yere düşen su, buradaki gölcükten kayalardan oluşan yataklarla aşağılara doğru akarak hoş bir manzara oluşturmuş. Aralarda yaya geçişini sağlayan ahşap köprüler ve oturma bankları var. Güzel; düzenli, beğenilesi bir yer…

Eski Sovyetler Birliği’nden gelen çekik gözlü kalabalık bir genç kız kafilesi ortalığa pozitif enerji yaymakta; oradan oraya koşturup bir birlerini fotoğraflıyorlar. Her yer renk-renk, cıvıl-cıvıl genç kaynıyor... Bu arada kafilenin Türkmenistanlı öğrenci kızlardan oluştuğunu öğreniyorum.

Çıkış kapısının önünde turistlerin ilgi duyduğu develer var. Deveciler binmem için ısrarcı oluyorlar. Sadece resim çekmekle yetiniyor, bunun karşılığında poz başına bir lira ödüyorum. Böylece işlerin kesat gittiğinden dertlenen bu insanlara küçük bir katkı yapmış oldum.

KURŞUNLU ŞELALESİ

Düden Şelalesi’nin giriş kapısına sırtınızı verirseniz, hemen sağ tarafınızda kalan cadde üzerindeki duraktan 79 ve 230 numaralı belediye otobüslerini kullanarak Kurşunlu Şelelesi’ ne varabilirsiniz. Fakat uzun süre beklemek durumunda kalmayı göze almalısınız. Ben kırk beş dakika bekledikten sonra 79 numaralı otobüse ancak binebildim.

Şelalenin uzaklığı Antalya’dan 25 km kadar. Şehrin dışındaki geniş bir arazide, Düden Şelalesi’ne göre daha vahşi bir doğal ortama sahip… Su oradaki gibi beton kanallarla gelmiyor; kendi doğal ortamından akarak 18-20 metre yükseklikten düşüyor. Aşağıda oluşan gölcük içinde ve çevresinde suyun yüzeyine kadar bel vermiş ağaçlar var. İnsanoğlunun eli dikkatle değmiş; doğallığın korunarak yapıldığı çevre güzelleştirmeleri beğenilmeyecek gibi değil.

Yıllarca duyup dinlediğim, belki de filmlerden tanıdığım Antalya’nın bu meşhur iki şelalesini de görmüş oldum. Artık güzel bir öğle yemeğini hak ettiğimi düşünüyorum. Bunu için Köfte ve tahinli piyaz yemeyi planladım. Adres, on kilometrelik bir yolculukla varabileceğim Aksu ilçesi…

AKSU

Kurşunlu Şelalesi’nden Aksu’ya 230 numaralı otobüsle geliniyor. Şehir merkezinden kalkan daha pek çok araç var. Kısacası Antalya ilinde ulaşım hiç de sıkıntı değil.

Aksu’ da yıllardır tanıdığım köfte diyarı Tekirdağ şehrinin benzeri ile karşılaşıyorum. Yol boyu her taraf ızgara et yiyebileceğiniz lokantalarla dolu. Buranın en çok köftesi meşhur. Bir de bildiğimiz piyazın içine tahin koyuyorlar. Her lokantanın mutfağında kocaman kazanında ev yapımı tahini görebilirsiniz. Bunu nasıl olmuş da hiç duymamışım; iyi bir tadı kaçırdığım için üzüldüğümü söylemek zorundayım. Bence siz kaçırmayın. Zaten yolunuz buradaki köftecilere düşerse, size sormadan piyazı getirip önünüze koyuyorlar. Buranın adeti böyle…

Eminim diğer işletmelerin de tatları güzeldir; ama ben tabelasında “Aslım Köfte Piyaz (Osman Şimşek’in Yeri)” yazan köftecide yedim. Zaten buraya geldiğinizde yerli müşterinin yoğun ilgisini hemen farkedeceksiniz. Size, tanımadığınız yerlerde  referans olarak daima buna dikkat etmenizi öneririm.

 (devam edecek)

 "Bilgi, paylaşıldıkça çoğalır!"

Başkalarının da yararlanmasını sağlamak için aşağıdaki modülleri kullanarak YORUM yapabilir,

FACEBOOK'da paylaşabilirsiniz!


Yorumlar - Yorum Yaz