[ google-site-verification: google096b424537a64561.html googlecb521646d1f4a805.html] google-site-verification: google096b424537a64561.html
  • Anasayfa
  • Favorilere Ekle
  • Site Haritası
  • https://www.facebook.com/pkemal?ref=tn_tnmn
Kemalettin Şanlı / GEZİ YORUM > Backpacking > Tours Biking > Trekking                                                                                                             Backpacking - Trekking - Tours Biking       
BİSİKLET TURLARIM

KOÇİ, Gezi Hindistan



KOÇİ (KOCHİ), 
SÖMÜRGECİLERİN ANTİK LİMANLAR KAPISI

25 Ocak 2008

Trenimiz beşyüz kilometreyi geçen uzun bir gece yolculuğundan sonra sabahın ilk ışıklarında Ernakulam istasyonuna yanaştı.Menisa ile burada vedalaştık. Ben de bir istasyon sonra Koçi Garı'nda indim.

Asırlar önce Periyar nehri'nin taşması ile sular altında kalan bölge doğal liman olarak önem kazanmaya başlamış. Deniz ticareti gelişmiş. Daha sonraları önce Portekiz ardından -tüm Hindistan'ın kaderi bu- Hollanda ve İngiltere imparatorluklarının sömürgesine geçmiş. Malum, İngilizler son sömürgeci olarak yakın tarihe kadar ülkenin kanını hüplemeyi sürdürmüşler.
 

O yıllarda Pencap Eyaleti dışında tüm Hindistan, İngiliz yönetimi altında kalmış.İngilizler için Hint kültürü, gelenekleri ve dini inançları önemsiz birer ayrıntıydı.Gözleri paradan başka bir şeyi görmüyordu.Bir Hintli kölenin sadece bir bardak çayı iyi hazırlayıp hazırlayamaması önemliydi, hangi dine inandığı değil. Bu yüzden dinlerine hiç karışmadılar... Ancak gerektiğinde çatışma çıkartmaktan da geri kalmadılar.


İngilizlerin düzenli, disiplinli orduları ve yetenekli politik danışmanları vardı. ‘Böl ve yönet’ politikasının uygulanmasında ustaydılar.Çeşitli bölgesel prenslikleri kendi ellerinde tutmayı ve istedikleri gibi yönlendirmeyi uzun süre başardılar.


Hintliler sömürge yılarında ingilizce ile tanışmış, ülkelerinde çok farklı diller olduğu için bunu ortak dil olarak benimsemişler. Kamu hizmetlerinde ingilizce kullanılır. Gençlerin neredeyse tamamı kendi aksanlarında ingilizceye hakimler. Bize göre biraz tuhaf gelen nitelikte olduğunu gördüm. Açıkçası bana çok anlaşılır gelmiyor.

Otel aramamda yardımcı olmak isteyen bir adamla birlikte iki kilometre kadar yol yürüdük. Nedense bizdeki tabirle bir sigara içimi  kadar kısa denen yol tarifleri hiç bir zaman doğru çıkmıyor. Adam bu iki kilometrelik yola sadece iki yüz metre dedi ama ben başıma geleceklere hazırdım.

Önceden internet üzerinde araştırdığım bir oteldi. Nitekim temiz bir yere geldik. Daha önce hiç karşılaşmadığım şekilde ekstra yüzde onluk oranda bir vergi ödedim. Günlük 275 rupi olan oda kirası 300 rupiye gelmiş oldu...(8$) Bu arada konaklamarda daha sonra iade edilmek üzere depozit alındığını da bilgilerininze kayıt edin.

Yolu bildiğim halde, yani otele tek başıma gelebilecek olmama rağmen tren istasyonunda peşime takılıp bana rehberlik eden Amit'i kırmadım. Bu fakir insanlara üç kuruş yardım etmeyi bir fırsat olarak kullanmalıydım. Evet, çok cüzi bütçe ile uzun seyahat etme amacındayım, ama bu kadar küçük paralarla insanın vicdan duygularını beslemesi hiç de lüks değil. Burada iyiliği kendi çıkarım için yaptığımı düşünenler ve yadırgayanlar olabilir. Sonuç olarak bir dolar bile etmeyecek kadar küçük bir bahşişin Amit'i ne kadar çok memnun ettiğini görmenizi isterdim.

Otele yerleştiğimde saat on  civarı idi. Hiç oyalanmadan sokağa çıkıp şehri gezmek için koca bir günüm var. Ben de öyle yaptım. Elimdeki rehber kitaba göre feribota binerek Koçi Kalesi'ne geldim. Harita üzerinde çok yakın görünen yolculuk 20-25 dakika kadar sürdü. Ödediğim para adece 2 Rs, yani neredeyse bir dolara 15-20 kişinin binebileceği bir rakam. 

Kaleden sonra Vasco de Gama'nın gömüldüğü ve bedeninin daha sonra başka yere nakledidiği kileseyi gezdim. Oradan tekrar bir feribotla yahudi mahallesine geçtim. Sinagog kapalıydı. Sokakları dolaştım. Bir resim galerilsi ve hediyelik eşya satan dükkanlarda takıldım. Esnafla makara yaptım. 

Dükanın birinde aşırı baskıya dayanamayıp harika desenlerde küçük kumaş cüzdancıklar aldım. Adam daha büyük parçalardan başladı. Fazla emek sarfetmesin diye parasız turist sınıfında olduğumu anlatmaya çalıştım. Geç de olsa anladı. Bir tek cüzdan için verdiği ilk fiyat beş dolardı.Pazarlıkla bu fiyatı bir dolara kadar indirebildim. Çay ikramından sonra kalkıp karşıdaki restoranda tavuk biryani yedim.

Koçi sahillerinde kendilerine özgü ağlarla avlanan balıkçılarla resimler çektim. Koca ağaç gövdelerinden yapılmış kepçeleri denize daldırılıp çıkarıyorlar. Bunun, daha sonra Asya Kıtası'nın pek çok ülkesinde göreceğim Çinlilerin buluşu olan bir avlanma tekniği olduğunu öğreniyorum. Bu arada tekneleriyle bizdeki tekniklerle avlanan balıkçılarla da konuştum. Akşamdan bırakma yapıyorlarmış. Ağlarını tamir ederken çektiğim bir kaç balıkçı resimleri var ki, -özel bir yeteneğim yok ama- basit bir digital makine ile çektiğim bu resimleri çok beğeniyorum.

Gün boyunca Koçi'nin bir başka bölgelerindeki Kerela Folklor Müzesi ve Portekiz Müzesi'ni gezdim. Feribotla Ernakulam yakasına geçtim.Burada çok modern bir yapısı olan Judes Kilisesi'ni gördüm. Tapınak gezilerinden sonra benim için bir değişiklik oldu. Eğer isterseniz bu bölgede hiç sıkılmadan bir hafta bile geçirebilirsiniz. Gezilecek, görülecek yer çok... Hele ki denizle yaşamaktan keyif duyan bir iseniz inanın daha doyumsuz olacaktır.

Ernakulam'a geçerken feribotun peşine takılan iki tane yunus balığı herkesi eğlendirdi. Koca okyanusta bizim Marmara denizi kadar martı yok.En çok dikkatimi çeken kargaların çokluğu. Bu ülkenin en saldırgan, yaygaracı ve hırsızlık yapan yüzsüzleri bunlar. Bazı yerlerde seyyar satıcıların tezgahlarına dalıp yiyecek çaldıklarını gördüm. Maymunların meyve hırsızlığı kadar olmasa da kargaların bu kurnazlıkları onları sevimli kılıyor. Nasıl meydana geldiklerini tartışmak istemem, ama bence evrende her şey bilinçli kurgulanmış. Sevimlilik isanın hangi gözle baktığına bağlı olarak değişen bir kavram...

Otele dönerken cebimde 800 rupi Hint parası kaldığını gördüm. Hafta sonu tatilinde büro veya resmi yerler  kapalı olduğu için buralarda bozdurma şansım yok. Ayrıca 26 ocak günü Hindistan'da cumhuriyet bayramı tatili de var.Taksici veya diğer esnaflardan ya da otel resepsiyonunda bozdurmaya kalkarsam biraz olsun zarar ederim. Bu gecemi ucuz yollu bir beslenme ile geçirmeliydim. Sokak satıcılarından biraz "pakora" dedikleri nohut ezmesi ile yapılan sebzeli hamur kızartma aldım. Sürümlü satış yapan sokak satıcılarında kızartma yağlarının en azından günlük olarak dağiştirildiğini düşünüyorum. Ayrıca kızgın yağın içinde olası zararlı bakterilerin de öldüğüne inancım var. Bu güne kadar herhangi bir sıkıntı yaşamadım. 

Pakoranın yanında meşhur Hint soslarından adını bilmediğim, ama domates ve içinde başta kori ile pek çok baharat olan bir sos var...Bizde genellikle aktarların kullandığı küçük poşetler vardır ya,  öyle bir poşetin içine biraz da sos koydurdum. Otele girerken bir tane de bira kaptım mı, keyifler yerinde...

Bu akşam nedense biraz hüzünlüyüm. Ev halkı ile telefonlaştım. Günler geçtikçe hasretin ağırlığı artıyor gibi...Gurbete alışık olmak gerek gezginlikte... Kendinle arkadaşlık etmeyi iyi bilmelisin. Yalnız olmak bazen hüzün verse de, sevdiklerin gözünde tütse de yeni yerler keşfetmenin bedeli sayacaksın bunu...Kıyıdan uzaklaşmaya cesaretin olmazsa, açık denizleri nasıl keşfedebilirsin ki?
Bir dahaki uzun keşiflerimde eşimi kandırıp ikinci kaptan olarak yola çıkartmam gerekiyor. Aksi halde serden vazgeçmeyip ondan vazgeçeceğime göre bu uzun yolların yalnızlığı devam edecek demektir.


                                                            ***
 
THİRUVANANTHAPURAM

26 Ocak 2008

Bugün Hinidistan'ın cumhuriyet bayramı.
Yaptığım araştırmalardan çıkardığım sonuca göre Hindistan'a düzenlenen klasik paket turlarda ilk transfer noktası genellikle Yeni Delhi Havaalanı'dır. Burada turizimcilerin altın üçgen (Golden Triagle) dedikleri Delhi-Jaipur ve Agra'daki görülecek yerler gezdirilir. Bu üçgenin dışına çıkan daha geniş paketlere bir kaç nota daha ileve edilir. Bunlardan biri ölü yakma törenlerinin yapıldığı Ganj Nehri kıyısındaki Varanasi olabilir. Ben Bombay üzerinden gelip önce - Hindistan haritasını bir kalp şeklinde düşünürsek- en güneyde sivri uçtaki Kanyakumari'ye kadar inmeyi planlıyorum. Rutin olanın dışına çıkmak ve en azından tek tip şapka veya ellerindeki şemsiyelerle okul çocvukları gibi gezdirilen turist gurupları ile daha az karşılaşmak istiyorum. 

Thiruvananthapuram'a yapacağım iki yüz kilometrelik tren yolculuğum sabah saat altıda başladı.Bunun için oldukça erken kalkmam gerekliydi. Sabah banyomu ve üzerine kendi hazırladığım kahvaltımı yapıp sokağa çıktım. Güne erken başlamak bana her zaman keyif verir. Önününüzde yaşanacak daha uzun saatlerininz vardır. Gündüzün kredisini yatakta tüketmeyi hep yaşamamazlık saymışımdır. Halen de öyleyimdir. Sanki uykuda geçen zaman bile boşa tüketilen bir yaşanmamışlık gibi gelir.

Tren lokal bir alanda çalışan banliyo sınıfındaydı. Sadece "Chair" diye nitelendirdikleri koltuklarda seyahat ediliyordu.İran'da otobüslerde görmüş olduğum bir durumun aynısı ile bu Trende karşılaştım. Kapısındaki sarı renkli bir tabelada "Only Lady" yazan sadece bayanlara ayrılmış bir kompartıman vardı. Çarşıda, pazarda, tapınaklarda erkeklerle hep yanyana  gördüğüm kadınlar için ayrılan bu bölüm her ne kadar tercihe bırakılmış olsa da beni şaşırttı.

Thiriuvananthapuram istasyonunda indiğimde saat on gibiydi. Sırt çantamı -kapısında "Cloakroom" yazan- emanetçi dükkanına bıraktım. Çıkışta bir masa kurulmuş, tanıtım yapan bir gurup var. Ne olduğunu anlamak için dağıtılan broşürlere bakarken elime bir de davetiye sıkıştırdılar. Şansa bak!.. Bugün şehirde "Kanakakunnu"  dedikleri dini bir etkinlik var ve ben davetliyim.

Sadece yarım kilometre kadar yürüdüm.İlk olarak yolumun üzerinde gördüğüm bir Hindu tapınağına girdim... Antik değeri olan bir tapınak değil, oldukça yeni yapılmış. Rahip, bizim kültürümüzdeki dinlere göre "vaiz veriyor" diyebileceğim anlamda bir şeyler anlatıyordu. 

Buradan çıkıp festival alanına gitmek üzere otobüse bindim. Hindistan'ın yerli yapım "Tata" marka otobüsleri renkli, cıvıl cıvıl... Yan camlar yok. Şoför önde sınırlandırılmış bir bölümde oturuyor. Önünde bir sürü tanrı resimleri ve dini değerleri olan bir takım biblolar... Malum bir kaç tane de tütsü yakmış, otobüsü deli gibi kullanıyor. Acaba tanrılara sigorta ettirdiği inancından mı bu kadar cesaret alıyordur, bilmiyorum!

Festival alanında standlar ve bir de sahne kurulmuş, üzerinde prova yapan dansçılar var. Asıl cümbüşün gece olacağı anlaşılıyor. bakalım belki de bu gece geç saatlere kadar kalırım. Önümde Kanyakumari'ye varmak için sadece yüz kilometre yol kaldı. Hemen gidersem bir gece fazladan otel parası ödemiş olacağım. En iyisi, buradan çok geç saatte binip sabahın ilk ışıklarında orada olmak ve gün doğuşunu karşılamak üzere şafak vakti toplanan binlerce insanın arasına karışmak olacak...

Otobüsle festival alanına gelirken yolda çok büyük bir kilise ve önünde değişik doğu enstrumanlarıyla bekleyen bir müzisyen gurup görmüştüm. Dönüşte doğrudan buraya geldim.Biraz muhabbet etmeye çalıştım. Şefleriyle yıldızlarımız barıştı. Beni önce italyanlara benzetmişti. Türk olduğumu söyleyince gurup içinde müslüman olan bir iki kişinin ilgisi daha da arttı. Bu arada topluca resim çektirdik.

Kilisenin içine girdiğimde hemen girişteki kocaman bir Meryemana heykeli ile karşılaştım. Meryemana'nın üstü-başı, önü-arkası yiyecek sepatleri ve çiçeklerle dolu. Özellikle kadınlardan oluşan kalabalığın ardı arkası kesilmiyor. Adeta bizim Türk düğünlerindeki kalabalık takı törenleri gibi  seramonik bir tören seyrediyorum. Her gelen Kutsal Meryem'in önünde eğiliyor ve sepetler içinde meyveler, kucak dolusu çiçekler sunuyorlar. Kimileri duyguya kapılmış, ağlama krizindeler. Avrupa'da  ir hıristiyan mabedinde bu kadar derin bir tapınmaya rastlamak bence hiç bir zaman mümkün değil. Sanıyorum manevi dünyada bu kadar kanatlanmak sadece doğunun genlerine özdü bir şeydir. 

Kilise'den sonra müzisyenlerle biraz daha takılıp karşı caddedeki çok katlı AVM'ye girdim. Her zaman yaptığım gibi pişirilme usullerine dikkat ederek biraz yiyecek alıp yanımdaki küçük çantama yerleştirdim. Sağlık için zararlı bulsam da bugün kendime izin verip uzun zamandır içmedğim asitli bir içecek olarak kola aldım. Yanında bir de kremalı bisküvim var.

Haftalık harcama bütçemi 100 dolar olarak belirlemiştim. Ancak çok özel durumlarda plan ve bütçe ayarlarıma bakan ikinci kişiliğimin olurunu alıp daha fazlasını da harcayabilirim. Zira bürçemin darlığı, yetersizlikten öteye sadece bu gezi planımla ilgili aldığım bir karar niteliği taşıyor.

Alışveriş 18 dolar tuttu.Bazı ithal ürünler aldım. Mesela her yerde peynir bulma şansınız yoktur. "Paneer" dedikleri bizim tülbent veya süzgeçte sıktığımız basit köy peynirlerinden var. O da lor gibi bir şey... Mecburen büyük markete denk geldiğimde batıdan ithal edilmiş veya patent kullanılarak yapılmış ağız tadıma uygun peynir stoklamak zorundayım.  Bu adamların vitamin alabildiğim bir çok tropik meyveleri var, ama öyle protein veya kalsiyum bolluğu aramayın... Ne etli ile, ne sütlü ile pek araları yok.Fiyatları da bedava denecek kadar komik...Her şeyde dengeyi bulmak iyidir. Paraya kıymış sayılmam, bu erzakla ıssız bir adaya sürseler en az on gün idare edebilirim.

KOVALAM BEACH

Karnım tok, sırtım pek...Bugün tatil olmasına rağmen açık bulduğum bir seyahat acentasında 100 dolar bozdurdum. Karşılığında aldığım yerli para 3.800 Rupi.  
Bu arada  gündüz vaktine sığdırıp da elimdeki gezi notlarıma aldığım şu Kovalamsahillerine gidip gelirsem  iyi olacak diye düşünüyorum. Gece yine buraya dönerim ve festival etkinliklerine katılırım. Ardından da gece vakti biner Kanyakumari yollarına düşerim...

Kovalam'a gitmek için otobüse binmem gerekiyor. Durak bir- bir buçuk kilometre uzaklıkta bir yerde... Oraya kadar  anlaşabilirsem motorlu rikşa ile giderim dedim. Döviz bozdurduğum seyahat acentasının büro çalışanı genç kıza kaç rupi ödemem gerektiğini sormuştum ve onbeş rupiden fazla vermememi söylemişti. Aracın dikiz aynasındaki arapça "Allah" yazan müslüman kardeşim 30 rupiden pazarlık başlattı. En nihayetinde yirmi rupide anlaşarak yola çıktık.

Kovalam Beach hintli kaynıyor. Bugün tatil günü, tüm yerli halk bu turistik plajı istila etmiş entarilerle denize giriyor. fazla yaklaşmadan hemen girişteki bir restorana oturdum. Yan masada bir kaç yaşlı bayan turistler de var. Bira içerken ingilizce zarf atan birine almanca cevap verince konuşmamız devam etti. Kadın çok samimi... Biraz da içtiği biranın etkisi olabilir. Gerçi ben Almanları diğer uluslara göre her zaman samim bulurum.

Üç arkadaş gelip burada ev tutmuşlar. Rita yedi yıldır kış aylarını burada geçirdiğini söylüyor. Romatizmaları için buranın denizi ve güneşi iyi geliyormuş. Kocası ölmeden önce Hinidistan'ın her yerini karış karış gezdiklerini anlattı. Evde çalışan bir de hizmetçileri varmış. Öyle ayrıntılı anlatıyor ki, kızın 24 yaşında olduğunu bile söyledi. Kız o kadar iyi birisiymiş ki, normalde günlük 200 rupi yerine ona 600 rupi ödüyorlarmış.

Bu kadar samimyetten sonra içtiğim bir biranın hesabını da ödeyebilirler diye düşünmüştüm. Tabi ki kadınlar kafayı bulmamış, düşündüğüm gibi çıkmadı. Zira Almanlar yüksek alkol aldıklarında bazen kendi usüllerinin dışına çıkarak geniş hesap ödeyebilirler, ama sabah kalktıklarında pişmanlık duyup duymadıkları konusunda bilgi sahibi değilim.

Altın Kızlar kalktıktan sonra biraz daha oturup üçüncü bira ile güneşi batırdım.Şehre dönmek üzere yola çıkarak otobüse bindim. Bir gurup neşeli genç arasında makaraya düştüm. Pek taviz vermiyorum, sınırlıyım. Ben de onlarla kafa yapmaya başladım. Muavin de başımızda, diğer pek çok yolcunun bize katılmasıyla tantananın boyutları iyice tırmandı. Muhabbeti şarkı söylemeye kadar getirdik. Kaçamaktan bir şıkıdım- şıkıdımlı Tarkan şarkısı ile sıramı savdıktan sonra sıra gençlere geldi. Tüm otobüs hem solo, hem koro güzel hint şarkıları dinledik. Gençler şehir merkezine gelmeden indiler.

Bu neşeli akşamda biranın kafasını sürdürmek istiyordum. Cebimden veya küçük çantamdan çalışarak içebileceğim küçük bir şişe içki almaya karar verdim.Gördüğüm bir içki satış yeri çok enteresan geldi. İçkilerin dükkan içinde bulunduğu bölüm tel örgü ve demir parmaklıklarla çevrilmiş. Nöbetçi eczane gibi sadece küçücük bir penceresi var. İnsanlar kuyruğa girmişler satıcı parmaklıkların gerisinden satış yapıyor. Sıra öyle kalabalık ki, sanki stadyum girişi gibi labirent korkuluklar ve turnike var. Biraz onur kırıcı geldi ama, mecbur; sıraya girip parmaklık arkasından fiyatını kestirdiğim 37 cl Asya'ya özgü "Aristocrat" marka ucuz bir brendy aldım.

 
Featival alanındaki sahnede sadece dans ve müzik yoktu...Uzun konuşmacılara da katlanmak zorunda kaldık. Bir ara kalkıp biraz dolaştıktan sonra tekrar döndüm. Gösteri başlamıştı... Her şeyin fazlası insanı bayıyor. Gece boyunca sanki bir birinin aynısıymış gibi benzer ritimlerde çalan hint müziğine iyice doydum. 

Saat gecenin onikisinde istasyona döndüm. Emanetten sırt çantamı aldım.Bu kez yolculuğum trenle değil otobüsle olacak. Yola çıkmak için henüz erken. Topu yüz kilometre bir yolum var. Bir iki saat burada insan kalabalığının içinde kestirebilirim.En ortadaki boş bir bankın üzerine yerleştim.Hindistan'da tanıştığım ve çok sevdiğim pembe renk kabuklu -parmak büyüklüğündeki- küçük muzlarımdan yiyerek bir iki fırt daha brendi yuvarladım.Telefonumun alarmı ile iki saat sonra kalkacaktım. Sivrisineklerin taaruzuna karşı sinek kovucu losyonumu süründüm. Çantalarımın biri sırtımda, diğeri ise baş altımda yastık bir güzel kestirdim.

Sabahın dördünde hemen karşıdaki otobüs garajındayım. Öyle koltuk numarası falan yok. Yol kısa, bilet de yok... Ama binecek yolcu çok kalabalık. Yabancı olduğum için misafir sayılırım. Bürolarda çalışan bir görevli ile muhabbet ederken işi bağladım. Sırt çantamı adamla beraber -henüz yolcu almak için kapıları açılmayan- otobüsün ön koltuğuna yerleştirdik. Artık yerin sahibi bendim. Ayrıca şoföre de tembih edeceğini söyledi. 

Kapılar açıldığında bir izdiham yaşandı ki, Türkiye'de yetmişli yıllarda o günkü Mithatpaşa Stadı'na girerken çektiğimiz ızdırabı hatırlattı. Eğer adam güzellik yapmasa çocukluğumda yaşadığımı burada tekrar yaşayacaktım.Artık ittire kaktıra nasıl binerdim -belki de binemezdim- bilmiyorum.

Otobüs, yerli Hint sanayisinin ürünü "Tata" marka...Adamlar nüfuslarına uygun üretim yapmışlar... Koridorun bir tarafı ikili, diğer tarafı üçlü koltuklar. Bu da ilginç değil mi?

İlginçlikler ülkesi Hindistan'ın yakın zamanda tusunami yaşadığı en güney ucuna, Kanyakumari yollarına düştük. Maceraya devam;Hoplaya, zıplaya gidiyoruz...

 

Yedi ülkeyi kapsayan 92 günlük UZAKDOĞU  GEZİSİNİN (İran,Hindistan,Nepal,Tayland,Kamboçya,Vietnam,Laos)

Devamını okumak için Tıklayınız >>>>  KANYAKUMARİ

"Bilgi, paylaşıldıkça çoğalır!" Başkalarının da yararlanmasını sağlamak için aşağıdaki modülleri kullanarak YORUM yapabilir, FACEBOOK'da paylaşabilirsiniz!