[ google-site-verification: google096b424537a64561.html googlecb521646d1f4a805.html] google-site-verification: google096b424537a64561.html
  • Anasayfa
  • Favorilere Ekle
  • Site Haritası
  • https://www.facebook.com/pkemal?ref=tn_tnmn
Kemalettin Şanlı / GEZİ YORUM > Backpacking > Tours Biking > Trekking                                                                                                             Backpacking - Trekking - Tours Biking       
BİSİKLET TURLARIM

VANG VİENG Gezi Laos

 

 

                                                                 Laos, Vang Vieng-Tubing Center (Kısa Program)

 

VANG VIENG

27 Mart 2008

Mekong kıyısındaki otelimden onbeş dakikalık bir tuk tuk yolculuğu ile Vientiane otobüs terminaline geldim. Bunun için 15.000 Kip ödedim. Yolculuğum 150 km kuzeyde Mekong’u besleyen Say Song Nehri’nin hayat verdiği Vang Vieng kasabası…

Lokal Bus ile yolculuğu tercih ediyorum. Biletsiz 25.000 Kip ödeyeceğim.  

Tabi ki yolculuk pek kolay geçmedi. Laos'un en güney noktasından 13 numaralı karyolu ile dur-kalk derken, nihayet Vang Vieng'e vardık.Otobüsümüz şehir garajına girmeyip bizi hemen kasabanın güney ucundaki  birkaç futbol sahası genişliğinde boş bir arazide indiriyor. Yoğun bir pansiyoncu hücumuna uğruyoruz. Fakat bazı ülkelerde -özellikle de Nepal'in Pokhara kentinde- yaşadığımız olumsuzluklardan uzak, oldukça sakin ve kibarlar.

Yol arkadaşlarım bir İsveç ve bir İngiliz çift, 50.000 Kip oda fiyatı veren genç pansiyoncu ile anlaşarak yakındaki bungalowları görmeye geliyoruz.

Belli ki yakın zamanda inşa edilmiş. Eşyalar yeni ve odalar tertemiz. İş fiyat kırmaya kalıyor, 40.000 Kip karşılığı anlaşıyoruz. (5$) Fakat İsveçli çift için ayrı yataklı oda bulunmaması kendilerine problem yaratıyor… Onlar sadece arkadaş olarak yola çıkmışlar. Beraber yatmıyorlarmış. Başka bir konaklama yeri aramak üzere vedalaşıp bizden ayrılıyorlar.

                                                       * * *

Hemen duş alıp keşif gezisine çıktım. Kasaba merkezindeki ana cadde üzerinde onlarca konaklama yerleri ve derme çatma restaurandlar var. Caddenin solunda kalan Song Nehri’nin adacık oluşturduğu bir bölgede oldukça basit, tamamen ahşaptan bina edilmiş tesisler kurulmuş. Bunları bir birlerine bağlayan minik asma köprüler, kazıklı yollar ve ahşap iskeleler var. Altından bambu kayık ve şişme botlar geçebiliyor. Başlı başına küçük bir su üstü köyü.Ağaçlardan atlayıp nehirde yüzen onlarca yerli ve yabancıyı bir arada seyretmek için geniş görüş açısı sağlayan bir kafede saatlerce oturup bira içtim.

Akşam üzeri pansiyona dönerken, daha önce yer minderlerinde sere serpe oturulan bir mekan görmüştüm. İşte o mekana oturup yemek siparişi verdim. Yarım kilonun biraz üzerinde, iyi kızarmış bir tatlı su balığı geldi önüme… Balık, içinden ince bir ağaç piçi geçirilip çevrilerek pişirilmiş. Kafasının içine de -koku vermesi için yaptıklarını düşünüyorum- ot tıkılmış. Bunu daha önce Ho Chi Minh’ deki bir Mekong gezisinde de tatmıştım. Yanında tabi ki Leo Beer. Tamamına 5$ ödüyorum. Bizimkilerin tadına benzemese de, en azından bana hayvansal protein almış olmanın dayanılmaz tatminini yaşatıyor.

Yaklaşık iki buçuk ay önce başlayan bu gezi boyunca 8-9 kilo kadar zayıflamış durumdayım. Üzüm gibi de karardım. Hindistan’da olduğum saç tıraşımla kendimi Bengal insanına benzetiyorum.

VANG VIENG

28-29-30 Mart 2008

Konakladığım bungalowlar kasaba merkezinin 1 kilometre kadar güneyinde. Bugünkü gezi noktalarımın arasında aynı yönde iki yer var. İki günlük kullanım için komşu pansiyondan 4$ karşılığı bir bisiklet kiraladım.Hazırladığım kumanyam küçük sırt çantamda. Biralar pansiyonun ortak buzdolabında akşamdan beri iyi soğumuş. Gidiş-geliş yirmi kilometrelik bir yolu pedallayacağım. Ancak yanımda hiç bir tamir takımım -hatta pompa bile- yok!..

Bir kilometrelik sürüşten sonra toprak yoldan geçerek Vang Vien Resort’a varıyorum. Giriş ücreti 4.000 Kip. Burası nehrin her iki kıyısında geniş arazi içine kurulmuş bir tesis… İki yakayı bağlayan portakal renkte ahşap bir asma köprü var. Nehrin yüzme yerinde sıfıra vurulmuş saç tıraşlarıyla çocuk rahipler ağaçlardan atlayarak suya dalıyorlar. Nehir mavi-yeşil arası renkte berrak mı, berrak!

Bikaç yüz metre ileride suyun yatağı genişliyor. Asma köprüden geçip sazlıklarda böcek toplayan kadınları fotoğraflıyorum… Daha sonra karşı tepede kaya oyuklarının içindeki bir Budist tapınağını ziyaret ediyorum. Tapınaklar –malumunuzdur- her zaman için yükseklerde kurulmuş olduğundan, dik yokuşlar tırmanıp pek çok merdiven çıkmak zorunda kalıyorsunuz. Bu da insanı terletiyor. Tapınak merdivenlerinden aşağıya yürüyerek rahiplerin yüzdüğü yere geliyorum. Çantamda şortum var. Su soğuk olmasına rağmen sıcak havanın etkisini ancak kesiyor. Bir güzel serinliyorum. Bundan sonraki uğrak yerim "Poukham Mağarası" olacak.

Yedi kilometrelik toprak yolla vardığım Nehrin batısındaki mağaralardayım. Karşıya geçmek için 6.000 Kip köprü parası ödedim. “Poukham Cave”ye giriş ise 10.000 Kip… Bu ücretin içinde kullanıp iade etmek üzere birer tepe lambası veriyorlar.

Mağarayı gezip nehre iniyorum. Yanımda getirdiğim erzaklarla güzel bir yemek molası vermek için sabırsızım. Suyun 6-7 metre kadar derinlikli bir bölgesi yüzme alanı olarak düzenlenmiş. Dev kollarıyla suyun üzerine eğilmiş ağaç dallarına çıkmak için ahşap merdivenler var. Sarkıtılan keten halatlar ile Tarzan gibi uçmak bile çok kolay… Zaten çocuk rahipler kıçlarına sardıkları portakal renk peştamalları ile Tarzancılık oynuyorlar. Yemeğimi yerken bir yandan da onların tükenmeyen enerjilerini seyrediyorum. Bugün nehirde yüzerlerken gördüğüm ikinci rahip grubuydu bu...

Öğleden sonra kasaba merkezinde nehir kıyısındaki kafeye oturdum. Önce buzlu bir Leo Kahvesi içtim. Dün buradan sadece seyrettiğim kalabalığa bugün katılmaya hazır durumdayım..Çünkü mayo şortumu altıma giyerek geldim. Bisikletimi kafenin girişindeki ağaca kilitleyip akşam karanlığına kadar yüzdüm… Yüzdüm…

O gün defalarca ağaçlardan süzülerek nehrin soğuk sularına atladığımı hatırlıyorum. Şu anda yine o doğallığın içinde olmayı o kadar çok isterdim ki! . .

Akşam yemeği için bir Hint lokantasını seçmiştim. Hindistan’da bolca tükettiğim "samosa" denilen içi sebzeli bir kızartma hamur çeşidi vardı. Burada iri pişiriyorlarmış; sadece iki tane sipariş verdim. Uzakdoğu gezimde ekmek tüketme alışkanlığımı tatmin edebileceğim en mükemmel yemek çeşitlerinden biri bu, diğeri ise “büryan pilavı" oldu.

                                                              *   *   *

Vang Vieng gençlerin çok rağbet ettiği nehirde yapılan “tubing” etkinlikliğiyle tanınıyor. Bildiğimiz şambrel lastik üzerinde kendinizi nehrin akışına bırakarak süzülüyorsunuz. Turistler tur aracıyla kasabanın on kilometre uzağına götürülüp şambrel ve kanolarla nehre bırakılıyor. Kasabaya gelene kadar nehir üzerindeki pek çok yemek ve içki bulabileceğiniz eğlence mekanları var. Hepsi de yüksek volumlü müzikleriyle sizi çekmeye çalışıyorlar. Tercih ettiğiniz yerde durup takılabilirsiniz. Uyuşturucu otların alenen satıldığı bu kasabada nehir kıyısındaki barlarda ellerinde kalın sarılmış sigaralarıyla gezen batılı gençler görürseniz şaşırmayın; zira bütün bu olanlar sivil polislerin kontrolü altında rüşvetle yönetiliyor.

 Yemek sonrası yandaki acenteye girip yarın için 20.000 Kip ödeyerek “tubing” turu alıyorum. Bu paraya iki mağara ziyareti ve yemek dahil. Yarın enerjim yerinde olmalı. Günboyu sulu bir macera bekliyor. Bir an önce pansiyona dönüp yatmayı düşünüyorum. 

Sabah erken kalkıp kendi kumanyam ile kahvaltımı yaptım. Acentenin kamyoneti beni almaya geldiğinde saat sekiz civarıydı. Karşılıklı tek sıra banklar, bankların tepelerinde şambrel ve can yeleklerinin olduğu raflar var.

Kamyon kasasına çıktığımda on ikinci kişi olduğumu saydım. Acentelerin önüne geldiğimizde aracımızdaki katılımcı sayısı otuzu geçiyordu. Meydanda ise yüz kişiyi aşkın bir turist kalabalığı vardı. Yüksek sezonda bu rakamın altı yedi katı kalabalıktan bahsediliyor.

Tozlu yollardan hoplaya zıplaya bir köye vardık. Köyün tabelasında “Hmong” yazıyordu. Bizi çıplak ayaklarıyla koşuşturan cıvıl cıvıl köylü çocuklar karşıladı. Onlara yanımda bulundurduğum şeker ve sakızlardan verebilirdim. Yazık ki, sadece şortum ve boynumda su geçirmez para kutum var.

Şambrellerimizle beraber birer tepe lambası alıp suya giriyoruz. Mağara girişinde içeriye doğru yolu gösteren ip gerilmiş. Rehber önde biz peşinden takiple içeriye süzüldük. Tabi ki, sadece kıçlarımız ıslak… Ben suda tüm vücudumu ıslatmak için geride kalıyorum. Şimdi daha iyiyim.

Bizim mağaralar gibi ağlayan sarkıtlar hayal etmeyin. Dümdüz bir tünelden geçiyoruz. Arada suyun sığlaştığı yerler var. Oralarda şambreller ellerimizde yürüyoruz.

İlk mağara deneyimimiz pek keyifli olmasa da herkesin bir birini tanıması açısından fena sayılmaz. Water Cave (Tham Nam) dan sonra diğer mağaradayız. Burada kayalara yontulmuş bir fil figürü var. Bu yüzden Elephant Cave (Fil Mağarası) olarak anılıyor. Ayrıca yanan mumlarla süslü bir buda heykeli koymuşlar. Yerli halk için buranın kutsal bir yer olduğunu öğreniyoruz.Fil mağarasının derinliği 20 metreyi buluyormuş. Oldukça gizemli bir yer. 

                                                                       Laos,Vang Vieng- Elephant Cave

 

Nihayet turumuzun en renkli yerindeyiz. Nehir kıyısından on kilo metrelik seyahatimiz başladı. Herkes bu özgürlük anından mutlu görünüyor.

Ben kano tercih ettim. İki kişi olmamız başta biraz rahatsızlık verdi. Ama daha sonra önümde oturan Hollandalı gençle iyi anlaştık. Zaten kürekleri ikimiz de kullanmıyorduk. Nehrin kendi akıntısıyla 
süzüldük. Pek çok defa barlarda durup bira içtik. Her defasında birer kutu da kanoya yanımıza alıyorduk.
 
                                                                            Laos,Vang Vieng - River Pub

 

Nehir boyunca insan ayağı değmemiş yeşil bitki örtüsü ve gerilerde puslu tepeleriyle sivri kayalıklar. Kireç taşı tepeleri. Suya sarkmış ağaç dalları ve bunları kaplayan değişik sarmaşıklar… Anlatılır gibi değil; Çok keyifli bir ortam. İnsan kendisini Tarzan veya ormandaki bir Kızılderili kabilesinin mensubu alarak hayal ediyor…

Bütün bu güzelliklerin yanında bazen ortalığın kana bulandığını da öğrendik. Çevredeki  işletmecilerden dinlediğime göre, alkol ve uyuşturucu yüzünden "jamping" veya "tubing" yapan bazı gençlerin ölümlü kazalarla karşılaştıkları oluyormuş. Elimdeki rehber kitapta bu konuda ikazlar okumuştum. Özellikle alkol ve uyuşturucu alanların nehirden uzak durmalarını öneriyor.

Neyseki biz kazasız belasız günü tamamladık.Kanomuzu teslim edip 50.000+50.000 kip depozitolarımızı geri aldık. Sıra veda sahnesindeydi. Daha önce hiç tanışmadığımız halde çekincesizce aynı kano üzerinde ortak keyif ve bununla beraber risk


 paylaştığımız Hollandalı yol arkadaşımla vedalaştım. Elimde henüz bitmemiş bir kutu strong birayla pansiyona döndüğümde hava iyice kararmıştı. 

Pansiyon işletmecisi genç adam, beni Çinli bir bayan misafiri ile tanıştırıyor.  Sumo güreşçisi kadar iri bir kadın. Daha önce hiç böyle bir Çinli görmemiştim. O dev gibi gövdesinden çıkan ses ise tam tamına bir fiyasko… Sanki bir kedi ile konuşuyorsun.

Birkaç konut ileriden yüksek tonda müzik sesi yayılıyor. Bu gece bir nişan töreni olduğunu öğreniyorum. İçkinin su gibi akacağından bahsediyorlar. İngiliz komşularım katılacakmış. Ben de davet ediliyorum. Aslında fena bir fırsat değil, ama yerel adetlerin olmadığı modern bir düğüne katılmayı gerekli bulmuyorum. Bu yüzden balkonumda oturup uzaktan misafir olmak daha iyi olur düşüncesiyle daveti kabul etmedim. Zaten sonradan öğrendim ki, bizi davet eden genç işletmecimiz ve karısı eğlenmekten ziyade düğün evinin servis hizmetine yardıma gitmişler.

                                                    * * *

Sabah biraz geç kalktım. Pansiyoncumuz düğünde içki dağıtmaktan içme fırsatı bulamamış. Yanında Yeni Zellanda’lı bir genç var. Bu saatte içinde bitki kökleri, zehirli kobra ve kara bir akrebin olduğu şişeden içkilerini yudumluyorlar… Daha önce gördüğüm ve de Vietnam’da süs için satın aldığım ama tadına bakmadığım bir içki bu. Merak ediyorum; şişenin içine konmuş zehirli olduğu söylenen yılan ve akrep nasıl oluyor da zehirlemiyor? Aksine alkolün içinde zehrin değişime uğradığı ve bitki kökleri ile beraber bir hayat iksirine dönüştüğü söyleniyor.

Pansiyoncumuz bu içkinin aynı zamanda afrodizyak olduğunda ısrarlı… Sonunda bana da tattırıyor. Uzunca bir süre afrodizyak üzerine belden aşağı muhabbete takılıp ardından yan taraftaki mekanda çorba içmeye gidiyoruz. Ben Türk usulü pirinç üzerine dana etli sote yaptırıyorum. Sonrasında her zaman olduğu gibi buzlu kahve geliyor. Ödemeler Alman usulü… Benimki 19.000 Kip. Yirmi veriyorum. Kıza bahşiş olarak sadece 1.000 Kip kalıyor.

Bugün Vang Vieng’deki son günüm. Öğle üzeri yola çıkıp tekrar Vientiane’e döneceğim. Asıl hedefim buradan Luang Prabang’a devam etmekti. Kabul etmeliyim ki, Laos’a gelip de asla görmeden dönülecek bir kent değil. Özellikle de rahiplerin, sabahın erken saatinde halktan yiyecek topladıkları –gezi yazılarından defalarca okuduğum- o renkli sokak seremonileri hiç kaçırılmamalı.

Tüm bu olumlu sebeplere rağmen yine de Vientiane’e dönmekte kararlıyım. Bir hafta sonra Bangkok’tan Hindistan’a dönüş uçağım var. Bunu riske sokmamalıyım. Zaten buralara tekrar gelmek için bir sebebim olmalı diye düşünüyorum. Bu yüzden her yeri karış karış gezip bitirmek yerine gelecek sefere görülecek bir şeyler bırakmalıyım.

Turist otobüsü 6.000 Kip, yerel otobüs ise 25.000 Kip. Ben turist otobüsünü tercih ettim. Çünkü Vientiane’de Mekong kıyısındaki oteller bölgesine kadar getirdi. Garajdan tekrar ulaşım ücreti ödemedim. Bunu hesaba katarsak aradaki iki-üç dolarlık farkı ödemeye değer. Üstelik biraz daha rahat yolculuk oldu.

Tekrar daha önce kaldığım Çinli kardeşimizin oteline geldim. Vietnam’dan gelişimizde yol arkadaşlığı yaptığım Sri Lankalı ile oturmuş muhabbet ediyorlar. Sri Lankalı içkiyi götürüyor. Çinli otelcimizin içtiğini hiç görmedim. Zaten para harcamaya da pek niyetli olmadığını biliyorum. Geçen defa hikayesini dinlemiştim. Bu binayı Çin’de yaşayan bir yakınından kiralayıp otele çevirmiş. Yakın tarihlerde açılmış bir yer.Bizim Çinli işleri pek parlak görmüyor. Binanın kirasını çıkartamayacağından korkuyor.

Daha önce kaldığım aynı odaya yerleştim. Söz verdiğim gibi duş alıp resepsiyona indiğimde ben de muhabbete katılıp birkaç bira içiyorum. Sri Lankalı ile, Laos’a gelirken otobüste yaşadığımız bir olayın dedikodusunu yapıyoruz.

 Yaşanan hikaye şöyle :

Arka koltuklarda batılı bir grup herkesi kıskandıracak derecede samimiyet gösterisiyle şen şakrak, oldukça şamatalı şekilde seyahat ediyorlardı. Arada herkese dönüp şakalarına ortak ediyor ve bazen tek kelime İngilizce anlamayan yerli insanları bile güldürüyorlardı.

Laos girişine kadar yol boyu süren şamata, sınırda yerini kaosa bıraktı. Batılı iki gencin Laos vizesi için nakit paraları yetmemişti. Güle oynaya beraber geldikleri arkadaşlarından da ödünç para çıkmayınca çaresizlikten paniğe kapıldılar. Neredeyse aralarında kavga çıkacak. Neyse ki otobüs şoförü ilk ATM de geri almak üzere anlaşarak ödünç para verdi. Düğüm böyle çözüldü.

Gençlerin yol boyunca değil şamata yapmak, bir birleri ile hiç konuşmamaları matrak bir durumdu. Ama yolculuğumun devamı sessizlik içinde  kendi vicdanımı mahkeme ederek geçti. Gençlerden biri benden ödünç para istemiş ve ben “Yok” diyebilmiştim. Bugün bile sorumluluktan kaçmanın acısını halen içimde taşıyorum.

 

"Bilgi, paylaşıldıkça çoğalır!" Başkalarının da yararlanmasını sağlamak için aşağıdaki modülleri kullanarak YORUM yapabilir, FACEBOOK'da paylaşabilirsiniz!


Yorumlar - Yorum Yaz